Zeynep Dilara Akyürek / Milliyet.com.tr – İstanbul’da Cuma gününe kadar sürmesi beklenen yağışlar Ayazağa ve Kağıthane başta olmak üzere pek çok noktada ağır hasara, can ve mal kaybına neden oldu. Yolların çöktüğü, toprak kaymalarının yaşandığı ve binaları tamamen su bastığı ‘doğal afette’ arama kurtarma ekipleri yoğun mesai harcıyor. Arama kurtarma faaliyetleri yağışın yaklaşık 36’ncı saatinde de devam ediyor. İstanbul’da yaşanan sel felaketi için pek çok kişi aynı soruyor: Felaketin sebebi sadece yağış mı? İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu 42 yıl öncesinde başlayan ve bugün yaşananların temelinde yatan adımları, selin nedenini ve geçirimsiz yüzeylerin sebep olabileceği felaketleri Milliyet.com.tr’ye anlattı.

SEL NEDEN AYAZAĞA’YI DAHA ÇOK VURDU? YÜZDE 10 YERİNE 90’I YÜZEYDEN AKIYOR
Pek çok afetten bahsederken başına ‘doğal’ kelimesini ekleriz. Ancak bazen doğal olduğunda doğa zaten yağışı afete dönüştürmüyor. Yani ormanlarda bir sel olduğunu görmüyorken parklarda, yerleşim yerlerinde ve yollarda sel konuşuyoruz. İşte tam da bu noktada doğa, kendisine ait olanı geri almak için çabalarken insanoğlu direniyor. Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu dünkü yağışın toprak alanların fazla olduğu ve şehirleşmenin yoğun olduğu bölgelere göre değerlendirdi. Prof. Dr. Kadıoğlu iki bölge arasındaki etki farkını, “MGM’nin (Meteoroloji Genel Müdürlüğü) daha önceki analizinin de belirttiği gibi en büyük zararı hep dere yataklarının yakınındaki yerleşimler, fabrikalar, otoyollar ve köprüler gördü. Su yolunu bulamadı; yolunda insan, araç ve bina buldu. Dün en büyük yağış, büyük kısmı hâlâ ormanla kaplı olan kuzey yamaçlara, Beykoz’a, Sarıyer’e, Eyüpsultan’a düştü. Toprak suyun bir kısmını tuttu. Kayıplarımız, suyun yine yapılaşmanın içine girdiği yerlerde yaşandı: Ayazağa’da sürüklenen otobüs, su basan alt geçitler, bodrumlar, metro istasyonu, hastane. Ve kaybettiğimiz çocuğumuz, su ile elektriğin buluştuğu bir sokakta hayatını kaybetti. Sel, yağmurun kaç kat olduğuyla değil, suyun akıp yolunu bulup bulamadığıyla ilgilidir. Aynı yağmur ormana düşerse yağmurdur, dere yatağındaki bir sanayi sitesine düşerse afettir” diye açıkladı. Peki yağışı sel haline getiren geçirimsiz yüzeylerle kaplı Megakant bunu sebebin ta kendisi mi? Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, ormana ve betona aynı miktarda yağış düştüğünde selin boyutunun ne denli değiştiğini şöyle anlattı:
“Bir metrekareye düşen 1 milimetre yağış 1 litre, yani 1 kilogram sudur. Dünkü 230 kilogram yağış ormana düştüğünde, mühendislikte kullanılan tipik akış katsayılarına göre bunun ancak yüzde 10 ila 20’si yüzeyden akar; geri kalanı toprağa sızar, ağaçta ve yaprak örtüsünde tutulur. Aynı yağış asfalt ve betona düştüğünde ise yüzde 80 ila 95’i dakikalar içinde yüzey akışına döner. Yani aynı yağmur, betonda ormandakinin yaklaşık 6 katı sel üretir. Bir kilometrekarelik ormanda 230 milimetrelik yağışın yaklaşık 35 bin tonu akıp giderken, bir kilometrekarelik betonda yaklaşık 207 bin ton su en alçak noktayı, yani dere yatağını, alt geçidi ve bodrumu arar. Gökyüzüne bakıp ‘Bu yağış kaç kat?’ diye sormak yerine yere bakıp ‘Betonumuz kaç kat arttı?’ diye sormalıyız.”

SELİN SEBEBİ ÇOK ÇOK YAĞIŞ ALINMASI MI? 1984’TEN SONRA DÖNÜLMEZ HATA BAŞLADI
Geçirimli yüzey demek büyük yeşil alanlar, toprak parçaları ve taşlardan oluşan doğal alanlardır. Bu alanlara yerleşim yapılması gerekiyorsa ve bölge sel bakımından tehlikeli bir tablo çiziyorsa geçirimli yüzeyler, sünger kentler benimsenmeli. Ancak betonarme ve dikey kentleşme çoğu zaman buna izin vermiyor. Beton miktarı arttıkça sel tehlikesi de artıyor. Özellikle İstanbul, dünyanın en büyük şehirlerinden, en kalabalık yaşam noktalarından biri. Nüfusu her geçen gün artan megakent, yeni konut projeleri, yaşam merkezleriyle donatılıyor. Bu da zamanla yerleşimin, dere olarak kalması gereken noktalara taşmasına neden oluyor. Nihayetinde ortaya çıkan manzara ise geçirimsiz yüzeylerde yaşanan sel ve taşkınlar! Peki İstanbul’da su geçirimsiz yüzeyler son 10 yılda kaç kat arttı?
“Asıl sorun da burada: Bu sorunun resmî ve güncel bir cevabı yok. İstanbul, kendi su geçirimsiz yüzey miktarını her yıl ölçüp yayımlamıyor. Elimizde yalnızca bilimsel çalışmaların parça parça verdiği işaretler var ve hepsi aynı yönü gösteriyor: Sarı ve Musaoğlu’nun (2023) uydu görüntüleriyle yaptığı çalışmaya göre İstanbul’un Kuzey Ormanları’nda su geçirimsiz yüzeyler 1984–2017 arasında yüzde 221, yani 3,2 kat; yalnızca 2009–2017 arasındaki sekiz yılda ise yüzde 63 arttı. Dünkü yağışın en çok düştüğü yer de tam olarak bu kuzey kuşağıdır. Çiğerci ve arkadaşlarının (2024) aktardığı bir çalışmaya göre 2013–2017 arasındaki dört yılda yaklaşık 16 bin 500 hektar (165 kilometrekare) alan yerleşime ya da büyük inşaat projelerine dönüştü. Bu, yaklaşık 23 bin futbol sahası demektir. Bu nedenle önerim açık: İBB ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İstanbul’un ilçe ve dere havzası bazında son 10 yıldaki su geçirimsiz yüzey artışını uydu verileriyle hesaplayıp her yıl kamuoyuna açıklamalıdır. Bir havzadaki beton oranı artarken o havzadaki derenin, mazgalın, alt geçidin kapasitesi aynı kalıyorsa, bir sonraki selin adresi bellidir. Deprem için yapı stokunu sayıyoruz; sel için de betonu saymalıyız.” – Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu

VADİ VE DERE İSMİ BOŞUNA KONMADI! ‘SUYUN YOLUNU BETON YAPTIK’
Ülkemizde pek çok ilde daha önce büyük sel felaketleri yaşanmış, yerel yönetimler ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı hasar gören yerleşimlerin onarılmasını sağlamıştı. Ancak kaybedilen insanlar geri getirilemiyor, şehir planlamasındaki hata ve eksikler de burada en korkunç tabloların ortaya çıkmasına neden oluyordu. İsminde ‘vadi, dere, göl’ gibi kelimelerin geçtiği yerlerin bugün aldığı hasarlar bunu gözler önüne seriyordu. Çünkü buralara benzetme olsun diye bu isimler koyulmamıştı. Buralar gerçekten vadi, dere ve göldü. Bu doğal yer ve yüzey yapılarını bozup beşeri unsurlarla donatmak mümkün olsa da bu doğaya meydan okumaktan farklı değildi. Uzmanların sel ve heyelanlarda sıklıkla uyardığı ‘dere yataklarına yapılan yerleşimler’ aslında suyun akması gereken yerde betondan engellerin olduğu anlamına geliyor. Böylece burada yaşanan yağış yeniden dere oluyor ve doğa özüne dönüyor. Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu şehirlerin büyümesi ve dere yataklarına yapılan yerleşimlerin oluşturduğu afet tehlikesine dikkat çekerek sözlerini noktaladı.
“Geçmişte Ayamama Deresi ıslah edildi, AKOM’un istasyon ağı ve erken uyarı kapasitesi gelişti. Dünkü yağışı istasyon istasyon ölçebiliyor olmamız bunun sonucudur. Ama öğrenmediğimiz şey daha büyük: Suyun yolunu beton yapmayı bırakmadık. Vadilere, adını dereden alan caddelerin kenarına, dere yataklarının üstüne yapılaşmayı sürdürdük. Yağmur suyu altyapısını büyütmeye çalışırken, o altyapıya gelen suyu artıran betonu da her yıl artırdık. Bu, kovanın deliğini büyütürken musluğu daha fazla açmaya benzer. Marmara Belediyeler Birliği’nin yayımladığı Kent Selleri Yönetim ve Kontrol Rehberi (2019) adlı kitabımda yerel yöneticilere çok basit ve uygulanabilir bir ilke önerdim: Bir havzada yapılan hiçbir inşaat, 100 yılda bir görülebilecek taşkının su seviyesini yükseltmemelidir. Yeni bir bina, bir otopark, bir yol yapılacaksa, kapladığı alana düşen yağmurun suyunu kendi parselinde tutmalı ya da yağmurun eskiden olduğu gibi toprağa sızmasını sağlamalıdır. Bunu uygulayan bir kentte beton artsa bile sel artmaz. İstanbul’un sel sorunu meteoroloji sorunu değil, zemin sorunudur.”

