Gonca Kocabaş / Milliyet.com.tr – Anadolu Üniversitesi Basın Yayın Bölümü mezunu olan, ardından Hacettepe Üniversitesi Kültürel Çalışmalar ve Medya Programı’nda yüksek lisans yapan Berfu Deniz, akademik eğitiminden sonra kurumsal iletişim, dijital medya ve reklamcılık alanlarında çalışmaya başladı. Ancak zamanla beyaz yakalı hayatın dışarıdan görünen cazibesi ile içeride yaşanan gerçekler arasındaki uçurumu fark etti. Kurumsal hayatı bırakıp girişimciliği deneyen Berfu Deniz, e-ticaretten gönüllü çalışmaya, garsonluktan yeniden ofis yaşamına uzanan yolculuğunda başarısızlığın da hayatın doğal bir parçası olduğunu söylüyor. Sosyal medyanın parlatılmış başarı hikâyelerine karşı gerçek deneyimlerini paylaşan Deniz, ‘Cesaret korkunun yokluğu değil, onunla birlikte yürüyebilmektir’ diyor.
Sektöre ilk girdiğinde büyük bir hevesinin olduğunu dile getiren Berfu, “Bir yerden sonra emeğimin karşılığını alacağımı, fikirlerimin değer göreceğini, kurumsal yapıların görece profesyonel ve adil olduğunu düşünüyordum. Güvencesizlik, uzun çalışma saatleri ve mobbing gibi durumlar bir süre sonra insanın özsaygısını zedeliyor. Sürekli bir yetersizlik hissi kronik bir kaygı hali yaratıyor. Mesela o dönem kazandığım maaşın bir kısmını, psikolog seanslarına ayırıyordum. Bir gün kafama dank etti, kazandığım parayı sırf o işe gitmeye devam edebilmek, o motivasyonu tekrar bulabilmek için psikologlara harcıyordum. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi, tamamen kendi kendini tüketen bir döngünün içinde sıkışıp kaldığımı fark ettim” şeklinde konuştu.

En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.
kaynak olarak ekleyin
‘PLAZA DÜNYASININ ‘HAVALI’ İNSANI OLMAK İŞİN SADECE AMBALAJI’
‘Gündüzleri tam zamanlı işimi yürütmeye çalışıyor, geceleri e-ticaretle uğraşıyordum’ diyen Berfu, “Sosyal hayatım sıfırlanmıştı, uykusuzdum ve sürekli tetikteydim. Dışarıdan bakıldığında ‘başarılı ve çok çalışan’ biriydim ama içeride bir şeyler sürekli eksiliyordu. O dönem zihnen ve bedenen sinyal verdiğim, durmazsam kırılacağımı anladığım bir kırılma noktasıydı. Beyaz yakalı olmak dışarıdan çok prestijli, çok havalı bir şeymiş gibi sunuluyor ama içine girdiğinizde görüyorsunuz ki bu aslında insanı sürekli o tüketim döngüsünün içinde tutan bir illüzyon” dedi ve ekledi:
“O plaza dünyasının ‘havalı’ insanı olmak işin sadece ambalajı. Sabahtan akşama kadar bitmek bilmeyen toplantılar, günün sonunda hiçbir yere varmayan kurumsal terimlerle dolu uzun konuşmalar, o sürekli bir şeyleri koordine ediyor gibi görünme hali. Aslında hepsi o ambalajın birer parçası. Günün sonunda, o şık kıyafetlerin ve havalı unvanların ardında, sadece sistemi döndürmek için sürekli koşturan ve yorulan insanlar var. Ben o dünyanın içindeyken, sadece işe gitmek için yaşayan, o suni rutinin içinde kaybolan biri olmak istemediğimi anladım.”
‘Bir dönem bir e-ticaret şirketinde çalışıyordum ve e-ticaretle ilgili içerikler üretiyordum’ diyen Berfu, “Dolayısıyla bu alandaki potansiyeli bizzat içeriden hissettim; gözümün önünde gerçekten para kazanan birçok canlı örnek vardı. Bunun yanı sıra, kurumsal maaşımın tek başına yaşayan bağımsız bir kadın olarak bana yetmemesi de en büyük etkenlerden biriydi kurumsal hayatı bırakmamdaki. Tabii bir de içimdeki ‘kendi yolumu çizme, kendime yeni bir alan açma’ arzusu eklenince harekete geçtim. Bilgisayar başında saatler, geceler harcayarak Amerika’ya tabela ve yılbaşı süsleri sattım” şeklinde konuştu.

‘PARA PARAYI ÇEKİYOR, PARA PARAYLA BÜYÜYOR’
İlk başta muazzam bir özgürlük ve ‘başarıyorum galiba’ hissi olduğunu dile getiren Berfu, “Sürekli satış geldiğini görünce, kurumsal hayatın bana dayattığı sınırlardan tamamen kurtulabileceğime inandım. Büyük bir umut oldu diyebilirim. E-ticaret ilerlerken, maddi olarak daha cazip başka bir iş teklifi aldım. Bu rahatlamanın bana e-ticaret için daha büyük bir hareket alanı açacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı; yeni yerimde de o tanıdık yetersizlik hissiyle boğuşurken buldum kendimi. Üstelik iki işi aynı anda yürütmek artık fiziksel ve zihinsel olarak imkansızdı. Kendimi bildim bileli okulda, iş hayatında hep bir koşturmacanın içindeydim. E-ticaretteki deneyimim potansiyelimi gösterip cesaret verince, ‘Zamanımı yalnızca kendime ayırırsam neler yapabilirim?’ diye görmek istedim ve istifa ettim” ifadelerine yer verdi ve ekledi:
“Para parayı çekiyor, para parayla büyüyor. Eskiden sıfır noktasından başlayıp bir yerlere gelmek daha kolaydı; belki imkan azdı ama fırsat çoktu. Bugün ise arkasında ciddi bir sermaye olmayan bir işin, o devasa ve acımasız rekabet ortamında tek başına ayakta kalması çok zor. Tabii ki sıfırdan gelip başaranlar hala var ama sayıları ne kadar? Sosyal medya bize o istisnai birkaç örneği genel kaideymiş gibi sunuyor ama gerçek hayatta sadece çok çalışmak ya da iyi bir fikre sahip olmak tek başına yetmiyor.”
‘İSTİFA EDERSEM KİRAMI ÖDEYEMEM KORKUSU BİZİ O İŞLERDE TUTUYOR’
‘Gönüllü çalışmaya karar verip yurt dışına gittiğim dönemde ruh halim, tamamen tükenmiş, tabiri caizse “havlu atmış” bir haldeydim’ diyen Berfu, “E-ticaret balonu yüksek rekabet ve maliyetler yüzünden patlamıştı, işe tekrar dönecek gücüm yoktu. Cebimde azıcık bir harçlıkla, sadece durmak, nefes almak ve görünmez olmak istedim. Paranın ve statünün bizi ne kadar yapay bir güven çemberinde tuttuğunu öğrendim. Cebimde para yokken, bir sahil kenarında sadece emeğimi vererek barınmayı ve doymayı deneyimlemek, modern dünyanın dayattığı “parasız kalırsan yok olursun” korkumu kırmamı sağladı. Hayatta kalma kaslarımın ne kadar güçlü olduğunu gördüm. O güne kadar kendimi hep o kurumsal unvanlarla, aldığım eğitimlerle tanımlamışım. Onlar altımdan çekildiğinde de Berfu olarak var olabildiğimi ve ayakta kalabildiğimi gördüm” bilgisini paylaştı.
‘Aç kalırım, kiramı ödeyemem’ korkusuyla yüzleşmenin hayatını nasıl değiştirdiğini sorduğumuz Berfu, “O korku, modern insanın en büyük prangası. ‘İstifa edersem kiramı ödeyemem, mahvolurum’ korkusu bizi o toksik işlerde tutuyor. Gönüllü çalışırken ve sonrasında parasızlığı, yokluğu deneyimlerken o cam fanus kırıldı. Gördüm ki bir şekilde yaşanıyor, bir şekilde hayatta kalınabiliyor. Ama öyle ama böyle. Korkunun yerini garip bir teslimiyet aldı” şeklinde konuştu.

‘BEN DE O BAŞARI HİKAYELERİNDEN BİRİ OLACAĞIM SANMIŞTIM’
‘Ankara’ya döndüğümde yine platform üzerinden dijital ürünler satmayı denedim ama acilen bir maddi akışa ihtiyacım vardı’ diyen Berfu, “Bekleyecek lüksüm yoktu. Bir restoranda garson olarak işe başladım. Yüksek lisans mezunuyken, kariyer basamaklarını tırmanmayı hayal ederken kendimi masaları silerken, dükkana paspas atarken bulmak ilk başta çok tuhaf bir histi. Ama bu kesinlikle işi küçük görmekle ilgili değil. Zaten öğrencilik yıllarım harçlığımı çıkarmak için garsonluk yaparak geçmişti. Beyaz yakalı dünyadan çıkıp fiziksel emeğin, saatlerce ayakta kalmanın yorgunluğunu tekrar yaşamak, bu iş koluna olan saygımı kat kat artırdı. Gün sonunda ayaklarımın üstünde duracak takatim kalmıyordu belki ama geceleri yastığa kafamı koyduğum an huzurla uyuyabiliyordum. Şunu anladım: fiziksel yorgunluk birkaç saatlik dinlenmeyle geçiyor; ama iş hayatındaki o stres, baskı ve yetersizlik hissi psikolojik olarak çok daha yıkıcı” bilgisini paylaştı.
‘Instagram’da, YouTube’da sürekli karşımıza çıkan ‘Kurumsalı bıraktı, Bali’ye yerleşti’, ‘Her şeyi bıraktım, kendi işimi kurdum ve özgür oldum’ videoları ister istemez insanda bir özenme duygusu yaratıyor’ diyen Berfu, “O pembe filtreli başarı hikayeleri, arka plandaki sermayeyi, şansı ya da başarısızlık ihtimallerini gizliyor. Yalan söylemeyeyim, kurumsal hayatı bıraktığım dönemde benim de zihnimde böyle bir başarı hikâyesi beklentisi elbette vardı. E-ticarette potansiyel görünce ‘İşte ben de o sosyal medyadaki başaranlardan biriyim, kendi hikayemin kahramanıyım’ dedim. Sistem bizi buna o kadar güzel inandırıyor ki, başarısız olma ihtimalini zihninize getirmek bile istemiyorsunuz” şeklide konuştu.

‘SOSYAL MEDYADA SADECE TATİLLER, KAHVE BARDAKLARI VE CİROLAR GÖSTERİLİYOR’
Sosyal medyada anlatılan girişimcilik hikâyeleriyle gerçek hayat arasındaki en büyük farklardan birinin, gerçek hayatın görünmez maliyetleri ve acımasızlığı olduğunu dile getiren Berfu, “Sosyal medyada sadece sonuçlar, tatiller, lüksler, kahve bardakları ve cirolar gösteriliyor. Kimse kaygılarla boğuştuğu geceleri, krizlerini, sabahlara kadar süren stresi ve en önemlisi ‘her şeyin ters gidebileceği’ gerçeğini anlatmıyor. Başarı hikâyelerini anlatırken başarısızlıklar, yeterince konuşulmuyor. Çünkü genel kanı, başarısızlığı, denemeyi yanılmayı rezil olmakla ya da zayıflıkla beraber kodluyor. Herkes kusursuz, her şeyi çözmüş ve hep kazanan tarafta görünmek istiyor. Oysa bizi büyüten şey başarılarımız değil, başarısızlık birçok başarıdan çok daha fazla şey öğretiyor insana. İnsanı kendisiyle tanıştırıyor. Bu yüzden de dönüştürücü bir etkisi var” dedi ve ekledi:
“Bizim toplumumuzda özellikle ‘başaramamak’ bir yenilgi, bir toplumsal utanç kaynağı gibi algılanıyor. ‘Bak gördün mü, yapamadı, kürkçü dükkanına geri döndü’ denmesinden korkuluyor. İnsanlar kırılganlıklarını, sistem karşısındaki çaresizliklerini açık etmek istemiyorlar. Herkes birer ‘kazanan’ olmak zorunda hissediyor kendini. Kurumsal hayata yeniden geri dönmek benim için sla bir yenilgi değil, muazzam bir dersti. Başladığım noktaya döndüm belki ama aynı insan olarak dönmedim. Artık o eski suni korkuların yarattığı cam fanus kırılmıştı. Kurumsala bu kez ‘mecbur olduğum için köle gibi’ değil; sınırlarını çizmeyi bilen, hayatta her şeyin olabileceğini görmüş, daha olgun ve özgür bir kadın olarak döndüm.”

‘İŞ BULMUŞSUN BEĞENMİYORSUN DİYEN DE OLDU ÇOK ŞIMARIKSIN DİYEN DE’
‘Bir hedef vardır ve ona ulaşamadıysanız başarısız bir girişim olmuştur’ diyen Berfu, “Ama bu, o girişimi değersiz kılar mı? Asla. Bence asıl problem, başarısızlığın değersizlikle eşdeğer görülmesi. Hayatın içinde başarı ne kadar varsa, başarısızlık da o kadar var. Ben sosyal medyada paylaştığım videoda ‘başaramadım’ dediğimde onlarca insan bana, ‘Hayır başarmışsın, denemişsin, asıl başarı bu’ diye mesaj attı. Ne demek istediklerini, vermeye çalıştıkları desteği çok iyi anlıyorum ve kesinlikle o süreçte ulaştığım şeyler benim için de çok kıymetli. Ama toplumda başarısızlığı ısrarla reddetme ya da ondan mutlaka olumlu bir şeyler çıkarma, onu hemen bir başarı hikayesine devşirme eğilimi var. Bence buna gerek yok; başarısızlık başarısızlıktır ve bu çok normaldir. Denersiniz; bazen olur, bazen olmaz. Başarısızlığı zorla başarıya döndürmeye çalışmaktansa, onu da hikayenin diğer ihtimali olarak görüp normalleştirmemiz gerekiyor. Ancak böyle bakarsak, başarısızlığı ‘ödümüzü koparan bir ihtimal’ olmaktan çıkarırız diye düşünüyorum” dedi ve sözlerini şöyle sonlandırdı:
“Sosyal medyada o kadar farklı yorumlar aldım ki, ‘ Bana ‘Dokuz-altı iş bulmuşsun işte, bir de beğenmiyorsun, ne şımarıksın’ diyen de oldu, gösterdiğim şeyi büyük bir cesaret olarak görüp takdir eden de. Yani günün sonunda herkes bu hikayeye kendi yaşanmışlıklarının filtresinden bakacak. Ben de açıkçası kendimi motivasyon konuşmaları yapacak bir konumda görmüyorum. Herkesin içinde yaşadığı şartları, sorumlulukları çok başka. Sosyal medya, oturduğu yerden kimsenin durumunu koşullarını bilmeden “şunu yapın, bunu yapın” diyen insanlarla dolu. İnsanlara üstten bakan konuşmalardan ve reçete sunmaktan özellikle imtina ediyorum açıkçası. Ben sadece kendi sürecime bakıp naçizane şunu söyleyebilirim. Yeni ve bilinmeyen bir durumun en doğal eşlikçisi: korku. Ama korku bir duygu, cesaret bir eylemdir. Kimse konforlu alanındaki hamlesi cesaret değildir. Yani birbiriyle en yakın arkadaş bunlar. Dolayısıyla bu hissi yok etmeye çalışmak ya da geçmesini beklemek yerine, onu da yanına alıp yola çıkabilmek, o bilinmezlikle yürümeyi kabullenebilmek gerekiyor.”

